FERİ

güçlüler güçsüzleri terk edemeyecek kadar güçsüz kaldıklarında, güçsüzler güçlüleri bırakıp gidebilecek kadar güçlü olmalıdırlar.

Bir elvedanın arka planından sinsice el sallayan umutları bizim kabile de unuttuğundan beri, pek çok peygamberle ortak yanım oldu sevgilim. Pek çoğumuz yalnızdık, bir kaçımız yetim, hepimiz kutsal. Bana sensizliği hiç yakıştırmazdı Mekke’de arkadaşlar.. Şimdi, yokluğunun toplumsal etkilerine dayanamayıp, gözlerinden kendimi aşağı bıraksam, gözlerinden insanların, maksimum üç beş yaş damlar. Sözlerinden biraz ağıt, sonrası yine düğün dernek. Birileri kapıyı çalsa mesela Cuma vakti, kapıyı çalsa birileri. Dizleri sakat bir bereket de olabilir, hiç önemli değil. Hani vakit de mübarek ya, olur ya hani. Maksat kapım çalınsın, zile dokunsun birileri. Çok bekledim ben, bütün şehirlerde, bütün istasyonlarda.. Otogarlarda, dolmuş duraklarında, camilerde, kiliselerde. Kimse gelmedi. Meğer, ojeli intihar komandoları saldırmış misafirliklere. Ben de ne yaptım biliyor musun sevgilim? Cuma vakti kimseler kapımı çalmadı diye, gidip hırsız çağırdım. Hepsi bu kadar…

Bir elvedanın arka planından sinsice el sallayan umutları bizim kabile de unuttuğundan beri, pek çok peygamberle ortak yanım oldu sevgilim. Pek çoğumuz yalnızdık, bir kaçımız yetim, hepimiz kutsal. Bana sensizliği hiç yakıştırmazdı Mekke’de arkadaşlar.. Şimdi, yokluğunun toplumsal etkilerine dayanamayıp, gözlerinden kendimi aşağı bıraksam, gözlerinden insanların, maksimum üç beş yaş damlar. Sözlerinden biraz ağıt, sonrası yine düğün dernek. Birileri kapıyı çalsa mesela Cuma vakti, kapıyı çalsa birileri. Dizleri sakat bir bereket de olabilir, hiç önemli değil. Hani vakit de mübarek ya, olur ya hani. Maksat kapım çalınsın, zile dokunsun birileri. Çok bekledim ben, bütün şehirlerde, bütün istasyonlarda.. Otogarlarda, dolmuş duraklarında, camilerde, kiliselerde. Kimse gelmedi. Meğer, ojeli intihar komandoları saldırmış misafirliklere. Ben de ne yaptım biliyor musun sevgilim? Cuma vakti kimseler kapımı çalmadı diye, gidip hırsız çağırdım. Hepsi bu kadar…

— 1 hafta önce
- Hikayenin konusu ne?- Sihirli kase bulan bir adamı anlatıyor. Gözyaşlarını kasenin içine akıttığında inciye dönüştüklerini fark ediyor. Çok fakir biri. Hikayenin sonunda, inciden bir dağın üstünde oturur. Elinde kanlı bir bıçak, kollarında ise karısı vardır.- Onu öldürmüş mü?- Evet Hasan.- Ağlayıp zengin olmak için.- Sen çok zekisin.…- Ne oldu?- Sana hikaye hakkında bir soru sorabilir miyim?- Elbette.- Adam neden karısını öldürmüş?- Gözyaşları birer inciye dönüştüğü için.- Evet, ama bunun için neden soğan doğramamış?

- Hikayenin konusu ne?
- Sihirli kase bulan bir adamı anlatıyor. Gözyaşlarını kasenin içine akıttığında inciye dönüştüklerini fark ediyor. Çok fakir biri. Hikayenin sonunda, inciden bir dağın üstünde oturur. Elinde kanlı bir bıçak, kollarında ise karısı vardır.
- Onu öldürmüş mü?
- Evet Hasan.
- Ağlayıp zengin olmak için.
- Sen çok zekisin.

- Ne oldu?
- Sana hikaye hakkında bir soru sorabilir miyim?
- Elbette.
- Adam neden karısını öldürmüş?
- Gözyaşları birer inciye dönüştüğü için.
- Evet, ama bunun için neden soğan doğramamış?

— 1 hafta önce
Dertlerini önemsemiyorsun, muhtemelen onları ciddiye almana izin vermeyen bir ailede büyüdün. Dolayısıyla karşındakinin seni kolayca baştan çıkarabileceği saplantıların var. Onlardan kurtulamayacağını fark etmek seninle benzer şekilde yetişmiş olan Baudrillard’ın sayesinde oldu: Bilgi iktidarının yenemeyeceği tek fenomenin baştan çıkarma olduğunu iddia ediyordu o. Okuduğun tüm kitapları, onlar üzerine kurduğun tüm planları çöpe atabilirdin artık. Geriye tek bir yol kalıyordu dostum, inkâr. Şanslıydın, bir varsayıma dayanan inkârın henüz pişmemiş bir yenilgi olduğunu öğrenmek için kimseyi okumana gerek kalmayacaktı. Bir dilenciden farkın yoktu, bunu biliyordun, ama her seferinde kendini bir prensmiş gibi aşağılıyordun.

Dertlerini önemsemiyorsun, muhtemelen onları ciddiye almana izin vermeyen bir ailede büyüdün. Dolayısıyla karşındakinin seni kolayca baştan çıkarabileceği saplantıların var. Onlardan kurtulamayacağını fark etmek seninle benzer şekilde yetişmiş olan Baudrillard’ın sayesinde oldu: Bilgi iktidarının yenemeyeceği tek fenomenin baştan çıkarma olduğunu iddia ediyordu o. Okuduğun tüm kitapları, onlar üzerine kurduğun tüm planları çöpe atabilirdin artık. Geriye tek bir yol kalıyordu dostum, inkâr. Şanslıydın, bir varsayıma dayanan inkârın henüz pişmemiş bir yenilgi olduğunu öğrenmek için kimseyi okumana gerek kalmayacaktı. Bir dilenciden farkın yoktu, bunu biliyordun, ama her seferinde kendini bir prensmiş gibi aşağılıyordun.

— 1 hafta önce
Bu yazıyı okumak için kullandığınız bilgisayarların tamamına yakınının mimarisini tasarlamış adam olan John von Neumann, Gödel için Leibniz’den, hatta Aristoteles’ten bu yana yetişmiş olan en büyük mantıkçı diye söz eder. 
Böyle girdik ama şimdi bu sıkıcı bir yazı olacak. Yine de, o dönem inanılmaz ilgimi çektiği için yazmadan duramayacağım. Hadi bakalım.
20. yy’ın en büyük matematikçisi olan Gödel, Birinci Dünya Savaşı öncesi, deha yuvası Viyana’nın dünyaya alışılmış armağanlarından biridir. Sonraları Viyana Çevresi olarak anılan grup her Perşembe akşamı, tıpkı Yeats’in pazartesileri, Mallermé’nin salıları, Zola’nın ise ünlü çarşamba günlerindeki Médan akşamları gibi toplanıyor, Platon’un Akademisi’nin modern bir yansıması görevini üstleniyordu. Kafka, Mendel, Loos, Böhme, Mach, Wittgenstein gibi isimleri kendilerine rehber edinen grubun içinden Gödel gibi birinin çıkması gayet sıradan bir durumdur. Gödel zamanına rastlayan diğer isimlerse ünlü iktisatçı Carl Menger’in oğlu Karl Menger, ünlü orkestra şefi Wilhelm Furtwängler’in kuzeni Phillip Furtwängler, ünlü felsefeci Moritz Schlink ve ünlü mantık bilimci Rudolf Carnap.
Hitler’in, Avusturya’nın başına çöreklendiği zamana kadar süren faaliyetlerin en dikkat çeken ürünü Gödel’in, doğru oldukları görülebilen ama doğru oldukları ispatlanamayan matematiksel önermelerin var olduğunun ispatına dayanan kuramıdır. Hitler öncesi Yahudilere karşı eylemlerin artmasıyla, hatta Viyana Üniversitesi profesörlerinden Moritz Schlink’in öldürülmesiyle Gödel Amerika’ya sığınmak zorunda kalmıştır. 
Özellikle A Beautiful Mind filminden sonra matematikçilerin kişisel hayatlarında pek de normal insanlar olmadıklarını kanıksamış durumdayız. Bunun tipik bir örneği de Gödel’dir. Küçüklüğünden beri kendisine eşlik eden kuruntuları, birçok hastalığının, sinirsel rahatsızlıklarının da etkisiyle hipokondriyasının kaynağını oluşturur. Öyle ki, birilerinin kendisini zehirleyeceği korkusundan hiçbir yemeği yememeye kadar işi götürür. Sonunda doktorların yalnızca serumla besleyebildiği Gödel yetersiz beslenme sonu zaafiyetten yirmi yedi kilo olarak cenin pozisyonunda ölür. 
40’lı yılların başında Einstein Princeton’da yaptığı kendi çalışmalarının artık kendisi için pek fazla anlam ifade etmediğini ve Enstitü’ye yalnızca Gödel ile birlikte eve kadar yürüme ayrıcalığını yaşamak için geldiğini söyler. İşte o sıralarda Gödel Amerikan vatandaşı olmaya karar verir, şahitleri olarak da Morgenstern ve Einstein’ı yanında götürmektedir. Fakat görüşmelere hazırlanırken her işini takıntıya dönüştürdüğü gibi bu iş için de ayrıntılı biçimde ABD Anayasası’nı incelemeye koyulur. Bir gece önce ünlü iktisatçı Oskar Morgenstern’i arayarak korkuyla Anayasa’da mantıksal bir kusur olduğunu ABD’nin diktatörlüğe dönüşmesine neden olacak bir açık bulduğunu söyler. Einstein ve Morgenstern bunun son derece varsayımsal ve uzak bir olasılık olduğunu, yargıçla yapılan görüşme sırasında bunu gündeme getirmemesi gerektiğine onu ikna eder.
Ertesi sabah vatandaşlık görüşmeleri için yola çıktıklarında Einstein anlattığı gülünç öykülerle Gödel’i rahatlatmaya çalışır. Görüşme başladığında yargıç, Gödel’in şahitlerinin kamuya mal olmuş etkili kişilikler olmasından dolayı onları hiç oyalamadan formalite soruları es geçer. “Şimdiye dek Alman vatandaşıymışsınız” diyerek sözlerine başladığı anda Gödel Avusturyalı olduğunu söyleyerek düzeltir. Yargıç sakin bir şekilde, “Ne fark eder, orada da kötü bir diktatörlük rejimi hüküm sürüyor… Neyse ki, bu Amerika’da mümkün değil.” Aksi gibi diktatörlük sözcüğünü duyar duymaz Gödel kendini tutamaz ve “Tersine, olabileceğini biliyorum. İsterseniz ispatlayabilirim!” diye haykırır. Gödel’in inanılmaz heyecanından dehşete kapılan yargıç, Einstein ve Morgenstern’le birlikte onu sakinleştirmek için büyük çaba harcar. Sonunda sakinleşen Gödel Amerikan vatandaşı olarak görüşmeden ayrılır.

Bu yazıyı okumak için kullandığınız bilgisayarların tamamına yakınının mimarisini tasarlamış adam olan John von Neumann, Gödel için Leibniz’den, hatta Aristoteles’ten bu yana yetişmiş olan en büyük mantıkçı diye söz eder. 

Böyle girdik ama şimdi bu sıkıcı bir yazı olacak. Yine de, o dönem inanılmaz ilgimi çektiği için yazmadan duramayacağım. Hadi bakalım.

20. yy’ın en büyük matematikçisi olan Gödel, Birinci Dünya Savaşı öncesi, deha yuvası Viyana’nın dünyaya alışılmış armağanlarından biridir. Sonraları Viyana Çevresi olarak anılan grup her Perşembe akşamı, tıpkı Yeats’in pazartesileri, Mallermé’nin salıları, Zola’nın ise ünlü çarşamba günlerindeki Médan akşamları gibi toplanıyor, Platon’un Akademisi’nin modern bir yansıması görevini üstleniyordu. Kafka, Mendel, Loos, Böhme, Mach, Wittgenstein gibi isimleri kendilerine rehber edinen grubun içinden Gödel gibi birinin çıkması gayet sıradan bir durumdur. Gödel zamanına rastlayan diğer isimlerse ünlü iktisatçı Carl Menger’in oğlu Karl Menger, ünlü orkestra şefi Wilhelm Furtwängler’in kuzeni Phillip Furtwängler, ünlü felsefeci Moritz Schlink ve ünlü mantık bilimci Rudolf Carnap.

Hitler’in, Avusturya’nın başına çöreklendiği zamana kadar süren faaliyetlerin en dikkat çeken ürünü Gödel’in, doğru oldukları görülebilen ama doğru oldukları ispatlanamayan matematiksel önermelerin var olduğunun ispatına dayanan kuramıdır. Hitler öncesi Yahudilere karşı eylemlerin artmasıyla, hatta Viyana Üniversitesi profesörlerinden Moritz Schlink’in öldürülmesiyle Gödel Amerika’ya sığınmak zorunda kalmıştır. 

Özellikle A Beautiful Mind filminden sonra matematikçilerin kişisel hayatlarında pek de normal insanlar olmadıklarını kanıksamış durumdayız. Bunun tipik bir örneği de Gödel’dir. Küçüklüğünden beri kendisine eşlik eden kuruntuları, birçok hastalığının, sinirsel rahatsızlıklarının da etkisiyle hipokondriyasının kaynağını oluşturur. Öyle ki, birilerinin kendisini zehirleyeceği korkusundan hiçbir yemeği yememeye kadar işi götürür. Sonunda doktorların yalnızca serumla besleyebildiği Gödel yetersiz beslenme sonu zaafiyetten yirmi yedi kilo olarak cenin pozisyonunda ölür. 

40’lı yılların başında Einstein Princeton’da yaptığı kendi çalışmalarının artık kendisi için pek fazla anlam ifade etmediğini ve Enstitü’ye yalnızca Gödel ile birlikte eve kadar yürüme ayrıcalığını yaşamak için geldiğini söyler. İşte o sıralarda Gödel Amerikan vatandaşı olmaya karar verir, şahitleri olarak da Morgenstern ve Einstein’ı yanında götürmektedir. Fakat görüşmelere hazırlanırken her işini takıntıya dönüştürdüğü gibi bu iş için de ayrıntılı biçimde ABD Anayasası’nı incelemeye koyulur. Bir gece önce ünlü iktisatçı Oskar Morgenstern’i arayarak korkuyla Anayasa’da mantıksal bir kusur olduğunu ABD’nin diktatörlüğe dönüşmesine neden olacak bir açık bulduğunu söyler. Einstein ve Morgenstern bunun son derece varsayımsal ve uzak bir olasılık olduğunu, yargıçla yapılan görüşme sırasında bunu gündeme getirmemesi gerektiğine onu ikna eder.

Ertesi sabah vatandaşlık görüşmeleri için yola çıktıklarında Einstein anlattığı gülünç öykülerle Gödel’i rahatlatmaya çalışır. Görüşme başladığında yargıç, Gödel’in şahitlerinin kamuya mal olmuş etkili kişilikler olmasından dolayı onları hiç oyalamadan formalite soruları es geçer. “Şimdiye dek Alman vatandaşıymışsınız” diyerek sözlerine başladığı anda Gödel Avusturyalı olduğunu söyleyerek düzeltir. Yargıç sakin bir şekilde, “Ne fark eder, orada da kötü bir diktatörlük rejimi hüküm sürüyor… Neyse ki, bu Amerika’da mümkün değil.” Aksi gibi diktatörlük sözcüğünü duyar duymaz Gödel kendini tutamaz ve “Tersine, olabileceğini biliyorum. İsterseniz ispatlayabilirim!” diye haykırır. Gödel’in inanılmaz heyecanından dehşete kapılan yargıç, Einstein ve Morgenstern’le birlikte onu sakinleştirmek için büyük çaba harcar. Sonunda sakinleşen Gödel Amerikan vatandaşı olarak görüşmeden ayrılır.

— 1 hafta önce
-başka biri mi var diye sordu.
+Bir başka ‘başka biri’ daha yok. Başka biri sensin ve bu bir ‘başka biri’ benim bütün dengelerimi altüst ediyor. Yalnızlığımın sürati seni korkutuyor.
-Senin burcun değişmiş. Eskiden birer balık gibi davranırdın. Şimdi akrep gibisin.
+Babamın beni nüfusa geç kaydettirdiğini öğrendim. Burç değişikliği ondan.
-Yine yeni bir rol yazıyorsun kendine.
+Bu yeni oyunda tek başıma sahneye çıkıyorum. stand-up yapıyorum anlıyacağın!
-understand-up da yapsan farketmeyecek çünkü sen bir domuzsun!
+Ve sen genç bir müslüman olarak domuz eti yememen gerektiğini biliyorsun.

-başka biri mi var diye sordu.


+Bir başka ‘başka biri’ daha yok. Başka biri sensin ve bu bir ‘başka biri’ benim bütün dengelerimi altüst ediyor. Yalnızlığımın sürati seni korkutuyor.


-Senin burcun değişmiş. Eskiden birer balık gibi davranırdın. Şimdi akrep gibisin.


+Babamın beni nüfusa geç kaydettirdiğini öğrendim. Burç değişikliği ondan.


-Yine yeni bir rol yazıyorsun kendine.


+Bu yeni oyunda tek başıma sahneye çıkıyorum. stand-up yapıyorum anlıyacağın!


-understand-up da yapsan farketmeyecek çünkü sen bir domuzsun!


+Ve sen genç bir müslüman olarak domuz eti yememen gerektiğini biliyorsun.

— 1 yorumla 2 hafta önce

Git gez dolaş biraz. Beni boşver başkalarını sev. Haritayla dart oyna. İlk nereyi vurursan oraya git ve orayı sev. Sokakta gördüğün köpeği öp benden önce. Bir sokak kedisini çağırıp sana gelmesini sağla. Bir büyük iç, sapıtma. Sonra gel. Gerisi kolay.

— 2 hafta önce
DÜNYANIN TÜM TEFLON TAVALARINA… VE KIZLARINA

biriktirdiğim son parayı da kuruşu kuruşuna kiraya yatırdım.. enazından sekiz ay evsahipsiz çiçekler gibim rahattım.. yemem, içmem gereksizdi.hem hayli de bollucaydım. eşyasız, insansız cıscıbıldak evimde bir yatak, biryorgan, bir de top’um vardı.. sıkıldı mı açıp çük’ümle oynuyordum.

bunca âdilik üstüste gelemezdi.. kesin deneniyordum.. mutlaksınanıyordum.. öyle saçma sapan acılar yaşıyor ve öyle kurgusu bazuka hüzünlertadıyordum ki, bu dönemi altlattıktan sonra kesin ya hazreti isa olacaktım yada çarmıhı.

üç haftadır dışarı çıkmıyordum.. habire bira içiyor, habire biraişiyor, habire biraz üşüyordum.. birgün zart diye derya geldi. L salonadizdiğim bira şişelerini toparlayıp, poşetleyip bakkalda ticaretlendirdik.(tam 58 şişeydi.. hüzünlü günün kârı.)

sonra cennet bahçesi’ne gittik.. bira ve çay içtik.. cennetbahçesi’nin tuvalete bakan cüce çocuğu: “zkiim böyle cenneti.. zıçıpbırakıyorlar.” diyordu. işte bu dedim.. şu sıra yaşadıklarımın konu başlığıbu: “zkimm böyle cenneti.. zıçıp bırakıyorlar”

sonra bir üç hafta daha dışarı çıkmadım.. kapıcı içerde canlı var mıgibisinden gelip gelip kapımda teftiş ossurukları savuruyordu.. kapınınaltından apartman masraf makbuzlar iteliyor fakat ben ödemiyordum.. camdan sesediyordum, bakkal bira getiriyordu.

sonra birgün kapı çalındı.. baktım oosturuk, mosturuk kokusu yok..yumuşak ve parfüm.. açtım baktım, bir kız.. herhangi bir kız kadar, güzel birkız.. elinde avucunda tencere, tava numunelik.. öylesine duralıyor.. bir süreöyle bakıştık.. “ben pazarlamacıyım” dedi. kafam iyiydi. “ne güzel” dedim.”ben daha ne bok olduğumu bilmiyorum.” şaşırdı. “insanın kendisini bilmesi veadlandırması enteresan birşey olsa gerek.” diye devam ettim.. yüzüme baktı, operişan hallerime.. gözleri herhangi bir kızın gözleri kadar güzeldi.. “bu ilkgünüm..” dedi. “ben daha tecrübeliyim.” dedim.. “geçen sene yirmi altıncıüçyüz altmış beş günü mü bitirdim..” herhangi bir genç kızın çok şaşırmasıkadar çok şaşırdı.. “tam ümit yok bu hıyardan, en iyisi ben zikter olupgideyim” diye düşünürken içinden, herhalde.. içimden hakim olamadığımjülyetini kaybetmiş romeolu cümleler döküldü.. boru mu.. kaç zamandır, bırakkarşı cins.. bir insanla bile konuşmamıştım..

- “bana tencerelerden, tavalardan, teflonun faydalarından bahseder misinlütfen.. n’oluur.. çok ihtiyacım var..” dedim.

herhangi bir kızın sinirlerinin aniden bozulması kadar sinirlerianiden bozuldu.. tencere ve tavaları bana uzatıp öylesine güldü ki kendimi çokiyi hissettim.. parasız, pulsuz dilekçe.

sonra içeri geçtik.. kalan biralarımdan ikram ettim.. eşyasız,telefonsuz evimde yerlere tüneyip lafızlamaya başladık.. ona kötü geçençocukluğumdan, mercidabık savaşından, almanların polonya’ya saldırısındanbahsettim.. herhangi bir kızın beni sevindirik olarak dinlemesi kadarsevindirik dinledi.. yüzündeki o ağzı, bir ay biçiminde hep yukarı kıvrıldı..bir ara: “şu mına kodumun yuvarlak dünyasında yirmi altı yıldır var olduğumu,ve hala kendime gelemediğimi” söyledim.. herhangi bir kızın annelik güdülerikadar annemlik yanlarımı güdüledi.

(hayır.. hemen yatmadık) bir hafta boyunca beni besledi.. yumurta vedomates aldı, teflon tavasında yakışıklı menemenler yaptı.. menemenleriherhangi bir kızın yaptığı menemenler kadar çok güzeldi.. (hayır.. sonra dayatmadık.. hayır.. hiç yatmadık.) yatmayışı herhangi bir kızın yatmayışı kadarçok güzeldi.. yani sonraya kadar..

sonra birgün bir adam vurdu kapımı.. o geldi hissiyatıyla açtım tabiiki.. adam dedi: “elektriğinizi kesecem” dedi.. “elektrik kesme krizine migirdiniz” dedim. belki onun da sinirlerini bozarsam bir hafta da o besler diyemi düşündüm acaba.. adam: “vazifemiz bu.. parasını ödememişsiniz..elektriğinizi kesicem..” dedi. ben: “thomas edison, elektriğimi kesesiniz diyemi elektriği icad etti” dedim.. yemedi.. “kes bakalım tomas’ı.. ben de artıkölürüm” dedim. kesti ve gitti.. herhangi bir celladın kesişi kadar, güzelkesti elektriğimi. mına koyamadığım hep içimde sakladığım tahsildarı.

dedim: “herhalde ölüyorum.. vaktim buraya kadar.. vadem yetti.. (hanidostlarınız vardır, tüm mutluluklarını sizin kendinizi kötü olmanız varsayımıüzerlerine kurmuşlardır ya.. işte öyle dostluklarım bile yoktu, şu anda.fişimi kesmişlerdi dünyadan ve karanlıkta ölmeyi bekliyordum.. fakat ölmekgelmiyordu.. kapıcı koymuyordu belki de yukarı, yabancı, ecnebi diye.)

bir gündüz teflon hanım yine çaldı kapımı.. herhangi bir teflon hanımkadar çok ilaç gibi gelmişti bana.. “içeri gir, yere otur.. bana ses, banaseda.. ışığımı kestiler.. beni kör kuyularda merdivensiz bıraktılar” dedim.”kekre bana lezzetler kükre.” dedim. “beni de kovdular.. şimdi ben de parasızve senin gibiyim.” dedi. herhangi bir adam gibi herhangi bir çok sarıldım..herhangi bir son kalan paralarımız kadar herhangi bir çok biralar aldık.

(evet.. sabah uyandığımda onun olmuştum.) o ise herhangi bir kız kadarçok benim olmuştu.. herhangi bir adamın onun olması kadar onun olmuştum..sonra, sonra hiç gelmedi.. ben de hiç dışarı çıkmadım.. geceyi, gündüzü ışıkhesabıyla anlıyordum.. ömrüm örümceklendi.

birgün ince, zayıf bir kadın geldi.. birlikte bir çocuk yaptığımızı veo çocuğun çok güzel olduğunu, şimdiye kadar annemlerde kaldığını ve boş boşona değil de aşağıya doğru bakarsam onu görebileceğimi söyledi.. baktım..fırlama, fırlama gülüyordu.. ohhhlum..

kendimi kendimden kısıp, geri kalan kısmımı o çocuğa ekledim..

— 3 hafta önce

notlara bak çay demle.

— 3 hafta önce

Bakın beni yanlış anlamayın,  şikayet etmek niyetinde değilim. Çoğu şeyin sebebini biliyorum, çünkü  her şeyin ayan beyan bir sebebe dayanabileceği kadar basit bir hayatım var. O sebepleri görüp izleyecek kadar da tembelim. Eskiden böyle değildim. Mesele bir şeyi çok fazla isteyebilme yeteneği de değildi, o şeyi çok güzel isteyebilmekti hünerim. Kendimi ikna edene kadar meselenin peşini bırakmazdım. Şimdi ikna olmakla değil, kendime  doğru yalanları bulmakla meşgulüm. Bir şeylerin ışığını kıstım ve yapış yapış bir yüzeyselliğe kapıldım. Mevcutla idare edebilmek gibi de bir lanet bahşedildi bize. Ah, lütfen artık üşengeçliğe methiyeler düzmeyi bırakalım. Ben burada isteksizliğin, daha doğrusu sahte istekliliğin kökünü kazımaya çalışıyorum. Ama şu an buna gerçekten kafa yormak istediğimden emin değilim. Aslına bakarsanız hayatımdaki bütün sorunların sebebinin tek tarafı çalışmayan kulaklıklar olduğunu düşünüyorum.
-
[The Animals - House Of The Rising Sun]

— 1 ay önce